top of page
Ara
  • evrimaykan9

Gracias İspanya, Obrigado Portekiz


Çok gezen mi bilir çok okuyan mı düsturundan hareketle bu yıl ki seyahatimizi dünyanın en şahane yol arkadaşı olan Bade Ekici ile birlikte, Barselona’da başlayıp güney İspanya sahil şeridi üzerinden Lizbon’a kadar uzanan bir rotada yapmaya karar verdik. Ramazan bayramı arifesi gününe de denk gelen, 16 Temmuz sabahında yola koyulduk. Yaklaşık iki ay öncesinden uçak bileti almış olmamıza karşın ucuz uçak bileti yakalayamadık maalesef fakat yine de o tarihler için makul sayılabilecek, İstanbul- Barselona gidiş, Malaga- İstanbul dönüş biletimizi, THY’dan kişi başı ortalama 1.400 TL’ye halettik. Yola çıkmadan önce çok planlı programlı yaşamaya alışık olmayan bünyemizi çok fazla zorlamamaya ve yaklaşık 10 gün sürecek seyahatimiz için kabataslak bir plan yapmaya karar vermiştik. Aslında tek yapmak istediğimiz şuydu; Barselona’da birkaç gün geçirdikten sonra her şey yolunda giderse bir araba kiralayıp sahil boyu güneye inmek ve oradan da Lizbon’a geçmek niyetindeydik. Bu süreçte nelerle karşılaşacağımızı, nerede, nasıl, ne yapacağımızı tamamen yolun ve tatilin akışına bırakacaktık. Gitmeden önce n’lur n’olmaz diye(çünkü yoğun bir yaz sezonuydu!) Europcar’dan arabamızı kiralamış ve üç noktada Hostel ayarlamıştık, ki hepsi de şahane konumlarda, şahane konaklama mekanlarıydı ve kesinlikle tavsiye listesinde olmalıydı. Merak ederseniz eğer, Avrupa'da araba kiralama konusunu ve konakladığımız mekanlarla ilgili bilgileri yazının sonunda bulabilirsiniz. Ayrıca ilgili bölümlere bazı linkler vereceğim, gezi boyu çektiğimiz videoları da Youtube'dan izleyebilirsiniz. "Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi anlatın" dediğinizi duyar gibiyim. Lakin yeme içme faslı öyle es geçilecek, kendimize saklanacak bir mevzu değildi. Acele etmeden ama bir yemek programı formatına da bağlamadan mevzuyu aktarmak niyetindeyim. İlk durak BARCELONA! VE TANRI GAUDI’Yİ YARATTI!

Hava alanından kalkan, tıpkı bizim Havataş otobüslerine benzeyen Aurobus’la, 6€ karşılığında, şehir merkezinin son durağı olan ve bizim hostelimize çok yakın olduğunu tahmin ettiğimiz Plaça de Catalunya meydanına öğlen saatlerinde vardık. Bu varış tabi ki İspanya'nın beyin pişiren sıcağını bize ilk dakikadan itibaren hatırlattı. Bir an önce hostelimizi bulup, taşıdıkça bize sıkıntı veren ve giderek ağırlaşan, çantalarımızdan kurtulmak ilk hedefimizdi. Hostelin olduğu sokağı ve binayı bulmamız çok zor olmadı lakin muhattap olacak kimseyi bulamayınca ufak çaplı bir hezeyan yaşamıştık. Ya o meşhur Siesta hikayesinin tam ortasındaydık, ya da başka bir aksilik olmalıydı diye düşündük, ki, hostelin iletişim bilgilerinden birine ulaşmayı başarıp konuşunca anladık ki, bizden kaynaklı isim değişikliğinden dolayı bir karışıklık yaşanmış. Her şeyi yoluna koyup rahatladıktan sonra, günün geri kalanını değerlendirmek için, La Rambla’dan (hostelimiz bu cadde üzerindeydi) aşağıya salınarak Port Vell’e kadar yürüdük. La Rambla, tıpkı bizim İstiklal caddesine benzeyen (daha doğrusu eski haline benzeyen!)sağlı sollu dükkanlardan oluşan ve yine sağlı sollu daracık sokaklara bağlanan, turist kaynayan, geniş, upuzun kocaman, yeşillikli, şenlikli bir cadde. Bu arada atlamadan belirtmeliyim; çeşit çeşit, tap taze meyve ve sebzelerin, et ve balık ürünlerinin olduğu o şahane pazar La Boqueriada bu cadde üzerinde.

Bu yeme içme faslını geçip, karnımızı doyurup, yorgunluğumuzu atıp, plajı ve limanı keşf ettikten sonra ertesi günü denizde geçirme fikriyle o akşamı bitirdik. İkinci gün plaja gittiğimizde delice bir kalabalık ve sıcakla karşılaştık. Biraz olsun serinlemek, güneşlenmek ve etrafı izleyerek keyfli vakit geçirmenin güzel olduğunu fakat Valencia ve Marbella sahilini gördükten sonra Barcelona’da deniz tatili yapmanın çokta iyi bir fikir olmadığını itiraf etmeliyim. Denizi çok temiz değildi ve plajı da çok kalabalıktı. Eğlenceli gece hayatı, cıvcıvlı mekanları, içinde mutlaka bir heykeli, sanat eseri olan dev parkları, yemyeşil sokakları, meydanları, denizi, plajı, pazarı derken mevzuyu hızla Gaudi ve eselerine getirmek istiyorum. Bu konuya gelmek için sabırsızlanıyordum nitekim. Barselona’ya dair asla unutamadığım ve unutamayacağım yegane şey La Sagrada Familia katedrali! Bu akıl almaz yapıyı gördükten sonra sürekli kendime şunu sordum; eğer bir tanrı varsa, Gaudi’yi yaratan tanrıyla bizleri yaratan tanrı aynı Tanrı mıydı? Aslında oldukça çirkin ve kaotik bir yapı olan bu katedral nasıl olmuştu da bir insan aklının eseri olarak ortaya çıkmıştı? Yeryüzünü yırtıp asice gökyüzüne yükselen bu heybetli eser, sanki doğanın kendiliğinden yarattığı organik, tuhaf bir canlıydı. Uzaktan bakınca da aynı hissi veriyordu yakından bakınca da… her neresinden bakarsanız bakın insanı şaşkına çeviren, yapılan bağışlarla yapımı süren, yüzyıldır bitmeyen(1883'te yapımına başlanmış) ve hatta belki hiç bitmemesi gereken (2026’da biteceği söyleniyor), dünya var oldukça tüm varoluşlarla dalga geçen olağanüstü bir başyapıt.

Rivayet odur ki, Gaudi, bizim peri bacalarını gelmiş görmüş incelemiş ve etkilenip, Saint Joseph ve kutsal ailesine adadığı ve tüm mimari bilgisini aktardığı bu dini yapıyı tasarlamış. Hayatını bu görkemli yapıya adayan Gaudi'nin ne yazık ki ömrü yetmemiş eserini tamamlamaya. İlk planlarda görülen üç kapıdan sadece biri olan doğudaki Doğuş(Nativity) kapısı Gaudi'nin ölümünden hemen önce bitmiş. Batıda Tutku(Passion) ve güneyde tamamlanmamış İhtişam(Glory) isimli iki kapı daha mevcut. Yine planlara göre kutsal aileyi temsilen, 12'si havarilere, 4'ü kilisece geçerli sayılan dört İncil’den herhangi birinin yazarına(Matta, Markos, Luka, Yohanna), biri Meryem Ana'ya, 170 metre boyunda olması planlanan en büyüğü ise Hz. İsa'ya adanacak şekilde toplam 18 kule yapılması planlanırken şimdilik sadece sekiz kulenin yapımı tamamlanmış.


“Geleceğin mimarları doğayı taklit edecekler. Bu mimarinin en doğru, rasyonel ve ekonomik kullanımı olacaktır.” diyen Gaudi, doğadan aldığı tüm ilhamını bu yapıta aktarmış ve mekanın içinde gezinirken, gerek ortamdaki ışığıyla, gerekse tüm yüzeylerde kullandığı organik formlarla(kolonlar özellikle ağaç dallarına benziyor!) insana fantastik bir ormanda geziniyormuş hissini veriyor. Belli ki Gaudi’nin düz hatlara alerjisi varmış, başta La Sagrada Familia olmak üzere tüm eserlerinin her bir santimetre karesinde inanılmaz bir devinim var. Tıpkı hayatın ve doğanın kendisi gibi… Bundan dolayı Gaudi’nin, Tanrının ve doğanın en büyük taklidini yaparak Ezoterizm'in derin sularında kaybolduğunu düşünüyorum.

Tüm çizimleri, tasarımları ve maketleri katedralin müze kısmında görme şansınız var. Üstad, yapıtlarında kullandığı o akıl almaz geometrik formlarla ve özellikle hiperbola şekilleriyle, bana ufak çaplı bir travma yaşatmıştır. Güzel sanatlarda okurken, iki dönem üst üste Tasarı Geometri dersinden kalıp, ancak üçüncü dönemde dersi geçmeyi başarabilen bir cins-i latif olan ben, ruh sağlığımı bozduğu için Gaudi'ye sitem dolarak fakat ruhumu da Judas'ın ihanetini betimleyen heykelin solunda bırakarak katedralden ayrıldım.

“The idea of death can never be separated from the idea of God.” sözü Gaudi'ye aitse eğer sorarım size Tanrı neden böylesi bir sonu Gaudi'ye layık görmüştür? Anlıyoruz ki Gaudi'nin La Sagrada Familia tutkusu onun sonunu getirmiş. Eserine nasıl olmuş diye bakmak için geri geri giderken trenin altında kaldığı söyleniyor. 1852'de doğup, 1926 da hayata gözlerini yuman Gaudi'nin mezarı da, yine bu katedralin içinde yer alan ve 1986 'da inşaasına başlanan kripta kısmında bulunuyor.

Haksızlık etmeyip, Sagrada Familia hayranlığımı bir kenara bırakıyorum ve sözü biraz da Gaudi’nin diğer eserlerine getirmek istiyorum. Parc Guell, Casa Mila (La Pedrera), Casa Batllo ve Fundacio Antoni Tapies ziyaret ettiğimiz diğer muhteşem yapılardan bazıları idi. Bu masalsı yapıları gezerken de yine aynı şaşkınlığı yaşıyorsunuz. Sürrealizmin engin denizlerinde yüzerken, kah kendinizi Hansel ve Gratel masalının bir yerinde, kah Alice’in Wonderland’in de zannedebiliyorsunuz.

Özellikle Park Güell insana bu masalsı atmosferi yaratan yegane mekanlardan biriydi. Gaudi’nin park bünyesinde bulunan kertenkele, ahtapot, havuz ve bilimum mozaikle işlenmiş figürü yapabilmesi için, Barselona halkının evlerinde kırılan porselen tabak, çanak gibi eşyalarıGaudi’ye getirdikleri rivayet ediliyor. Gaudi’nin mütevazi evi de bu parkın içinde yer alıyor. Yaşadığı evi görünce, böyle sıra dışı bir adamın, böylesi sıradan bir evde yaşamış olmasına hayret etmiştim. Parka sabah saatlerinde ya da akşamüzeri gidilmesinde fayda var. Anladık ki, yaz aylarında aşırı kalabalık ve aşırı sıcak oluyor. Parka ulaşım hiç zor değil. Metro ve otobüs ile ulaşmak mümkün. Biz metro ile gitmeyi tercih etmiş ve patika bir yolda kaybolup, (bknz.https://www.youtube.com/watch?v=BUfGu75kSL8) tesadüfen parka yukardan girilen kapıyı bulup ve ne iyi ki de buradan gelmişiz dedirten manzarayı yukarıdan izleme fırsatı bulmuştuk. Hele bir de tatlı mı tatlı, iki yetenekli müzisyenin enstrumental performansını dinleyince zevkten dört köşe olmuştuk. İşte o şahane melodi burada; https://www.youtube.com/watch?v=oemuYdz7_sw https://www.youtube.com/watch?v=6yW8PDzodyw


Yeri gelmişken manzara koymak istiyorum. Gezimiz boyunca ziyaret ettiğimiz her mekanın, her meydanın kendisine has bir melodisi vardı. Tamamen o atmosferin ruhunu yansıtan ve sanki o ritim, o sokak sanatçıları orada olmazsa bir şeyler eksik kalırmış hissini veren, mekanın dokusuyla, insanların ruhuyla bütünleşen olağanüstü bir fon müziği ve belki de sadece bizim duyduğumuz muhteşem bir ritim duygusu yaratan notalara, melodilere hayran kaldık gezi boyu.

Ayrıca ilgilenir misiniz bilmem ama yol boyunca aracımızda dinlediğimiz ve çok eğlendiğimiz yol şarkıları hakkında da ufak bir öneri listesi yapacağım yazının sonunda. Zira müziksiz bir yolculuk ve dahası ritimsiz bir hayat düşünülemez...

Ve son olarak bir hatırlatma daha yapıp, Barselona durağımızı geçiyorum. Eğer vaktiniz varsa ve sakin bir gece geçirmek isterseniz Font Magica çeşmesi, muhteşem ses ve ışık oyunlarıyla Barselona’da yapabileceğiniz farklı bir etkinlik olarak hafızanızdaki yerini alabilir. Aşağıdaki videodan ufak bir su gösterisi izleyebilirsiniz.

Sıra geldi ikinci durağımız olan VALENCIA’ya! ESKİ BİR AKDENİZ KENTİ

Valencia, sebzeli ve deniz ürünlü İspanyol pilavı“paella” nın ilk yapıldığı yermiş. Çok bir şey yiyip içme ve kenti gezme fırsatımız olmadı fakat başka ilginç bir şey öğrendim bu şehirle ilgili; plaj kültürü pek yokmuş aslında Valencia’da. İlginç çünkü biz en çok buranın plajını sevmiştik. Upuzun geniş mi geniş bir plajı, temiz mi temiz bir denizi vardı ve kesinlikle Barselona plajlarından çok daha iyiydi. Geceyi Platja(plaj) La Malvarrosa’da geçirip marketten aldığımız yiyeceklerle kendimize sandviçler yapıp, sabah gün doğarken de denize girme fırsatını yakalamıştık ve sonrasında da taptaze sabah güneşiyle enerji toplayıp yeniden yola koyulmuştuk.

Üçüncü ve dördüncü durağımızı bir arada anlatacağım; GRANADA & SEVILLA! FLAMENCO ATEŞİ VE CEHENNEM SICAĞI Aracınızla yüksek tepelerden ovaya doğru inerken, şehir tüm güzelliğini naif bir şekilde size sunuyor. Beyaz sıvalı endülüs evlerinin arasında kavak ağaçlarının serpildiği, Arap esintili, Sierra Nevada dağlarının eteklerinde konumlanmış tarihi ve otantik bir şehir Granada. İsmini İspanyolca'da “Nar” anlamına gelen kelimeden alıyormuş. Bu önemli ve kutsal figüre şehrin her yerinde rastlamak mümkün.

İspanya'daki Endülüs Emevi Devletinin, 1031 yılında pek çok emirliğe bölünmesinden sonra ortaya çıkan emirliklerin en güneyinde olan bu kent, coğrafi konumunun da etkisiyle düşen son müslüman kenti olmuş. Ve rivayet odur ki, Granada'yı İspanyollara savaşmaksızın teslim eden son emir XII.Muhammed kentten çıkarken son bir kez ardına bakar ve kenti uzaktan süzdükten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlar. Bunu gören annesi, yanına gelir ve “Ağla oğlum ağla, adam gibi savaşamadın, bari kadın gibi ağla!” der. Eğer bir kent için derin ahlar çekilmiş, bir çok ağıt yakılmış, şarkılar söylenmiş, şiirler yazılmış, besteler yapılmışsa o şehir bir büyü saklıyordur içinde. Ortamın büyüsünden miydi, yoksa termometrelerin 44 dereceyi göstermesinden miydi bilemiyorum ama garip bir sarhoşluk içinde, gün batarken şehri hızlıca dolaşmış ve hülyalar içinde Malaga'ya doğru yola koyulmuştuk. Vaktiniz varsa yapmanız gerekenler listesini şöyle sıralamalıyım bu şehirle ilgili; birincisi internetten online bilet alıp(aksi takdirde sıra beklemekten içeri girmeyebilirsiniz!) mutlaka ama mutlaka La Alhambra sarayını gezeceksiniz, ki biz rotamıza sadık kalmak istediğimizden ve vakitsizlikten gezemedik çünkü dünyanın en büyük eşşeği ve maceraperestiyiz!... İkincisi şehri gezmeye arabayla gidiyorsanız park sorununa ve otopark ücretlerinin yüksekliğine dikkat edeceksiniz. Üçüncüsü şehrin duvarlarındaki o muhteşem graffitileri dikkatinizden kaçırmayacaksınız! Ve son olarakta şehir merkezinde gereksiz bir şekilde kazıklanmak istemiyorsanız (38€'dan başlıyor gösteriler) turistik flamenko mekanlarından uzak durun. En babasından en çingenesinden en kalitelisinden bir flamenko gösterisi izlemek istiyorsanız Sacromonte bölgesindeki Cueva' lara (mağaralar) gitmeniz gerekiyormuş.

Gelelim Sevilla'ya!... Aynı cehennem sıcağını ve aynı flamenko ateşini burada da hissettiğimiz için bu iki şehri birbirine bağlamak istedim. Öncelikle yine rivayet edilen bir hikaye ile Sevilla’yı anlatmak isterim. Sevilla’nın son Müslüman kralıAl-Mutamid çok iyi bir şairmiş, sokaklardaki şiir atışmalarında hep üstün gelirmiş; ama bir defasında ince bir ses onunkini bastırıvermiş. Bu ince sesli, Granadalı kız, kralı kendisine aşık etmiş ve sarayına gelin gitmiş. Ancak bir süre sonra kız ben Granada’ya gitmek istiyorum, Granada’yı özledim deyince kral nedenini sormuş; kralın Aşk'ı da Sevilla’da hiç kar yağmadığını söyleyerek şikayet etmiş.

Bunun üzerine kral şehrin bütün sokaklarına turunç ağacı diktirmiş, böylece bahar gelince turuncun beyaz çiçekleri şehri bembeyaz bir kar bahçesine çevirirmiş. İşte gelin görün ki, aşkından krallara çöl sıcağında kar yağdıran bu güzide şehir de tıpkı Granada gibi nice şaire, nice keşifçiye ilham olmuş. İspanya’nın güneyinde, 2000 yaşında ve denizden biraz uzakta olan bu küçük şehrin içinden Guadalquivir isimli nehir geçiyor. Bu nehir sayesinde Kolomb gibi denizciler yelkenlileri ile birlikte Sevilla’dan yola çıkıp yeni dünya’yı keşfetmişler. Bir edebiyat sevicisi olarak hatırlatmalıyım ki; yine bu coğrafyadan çıkmış ve ilk çılgın roman olma özelliğini taşıyan,Cervantes’in süper kahramanı Don Kişot’u da unutmamak gerekir. Bu arada şehrin meydanında rastladığımız at arabaları da sanki bizi görünmez bir zaman tünelinden geçirip şehrin tarihini derinlemesine hissetmemize yardımcı olmuştu.

Şehrin, biz sefil turistlere sunduğu en büyük güzelliklerden biri de Alcazar sarayı idi. Endülüs Araplarına hayran bir İspanyol kralı, sarayın belli bölümlerini Müslüman ustalara yaptırınca ortaya Müslüman ve İspanyol kültürleri karışımı olağanüstü bir saray çıkmış. Avrupa’da halen kullanılmakta olan en eski kraliyet sarayı imiş burası. Saraya hemen bitişik olan katedral de kesinlikle görülmeye değer. Fakat biz sarayın bahçelerinde huşu içinde gezerken vaktin içinde gezerken vaktin nasıl geçtiğini anlayamamış ve katedralin kapanış saatine denk gelmiştik. Siz bizim gibi yapmayın! Fakat zahmet olmazsa şunu yapın; akşamüzeri nehrin kenarına gidin, sağlı sollu fotoğraflarda göreceğiniz gibi, köprüye yakın olan sıcak taşların üzerine konuşlanın, belli ki günlük spor saatini nehrin kenarında koşu yaparak ya da nehirde kano yaparak geçiren o güzel yerel halkla çarpışın ve gün batımını buradan izleyin. Bahse girerim böyle bir enstantane hiç unutulmayacaktır!

Abbasiler döneminde Bağdat Halifesi olan Harun Reşit’ in sarayında, müzik konusunda yetenekli adı da Ziryab olan bir genç varmış. Sahip olduğu müzik yeteneği sayesinde sarayın müzisyeni olarak dikkatleri üzerine toplamış. Ziryab’ ı çekemeyen fesatlar onu kötülemeye başlamış. Buna dayanamayan genç, kaçarak soluğu Cordoba’ da almış. Zaryab, burada bir müzik okulu açmış ve çok başarılı olmuş. Zamanla işin içine dansı katmış. Böylece Flamenko’ nun temelleri atılmış. Bu hikaye de Flamenko’nun doğuş hikayesi olarak yazıdaki yerini alsın. Flamenko’nun benim ruhumdaki yerini anlatmak içinse sayfalar yetmeyecektir. O başka hikayelerin konusu olacağı için şimdilik bunu geçiyorum ve unutmadan da Sevilla’daki Flamenko müzesini gezmenizi tavsiye ediyorum. Şimdi biraz Granada ve Sevilla’nın cehennem sıcağından uzaklaşıp, azıcık serinleyelim ve güzeller güzeli Merbella’dan bahsedelim. MARBELLA…

Endülüs’ün bu güzel incisini biz çok sevdik. Gerek şehrin isminde saklı olan o armonik çağrışım, gerekse tertemiz denizi, ideal sıcaklığı ve sakin atmosferiyle Marbella gerçek bir Akdeniz tatili havasını yaşattı bize. Malaga’ya bağlı bu ultra lüks kasaba, İspanya kralı Juan Carlos’un burada kendisine bir ev yaptırmasından sonra oldukça popüler olmuş. Jet sosyete burada cirit atıyormuş. Fakat biz bir iki Lamborghini dışında pek bir şeye rastlamadık. Sadece denize girip güneşlenmek ve Malaga’ya geçmeden önce birazcık dinlenmek için uğradığımız bu yeri çok fazla gezme şansımız olmadı yine, fakat tesadüfen, çok güzel bir parkın içinden geçerken dikkatimizi çeken heykeller, bize çok tanıdık geldi. Birkaç fotoğraf çektikten sonra da fark ettik ki, Salvador Dali’nin açık hava heykel galerisinde geziniyoruz. Günün süprizi de bu park ve Dali’nin o kıymetli heykelleri olmuştu. O parkın ya da meydanın adı Avenida del Mar olarak geçiyormuş. Belki siz tesadüfen değil de bile isteye görmek isterseniz not edin bu parkı bir yerlere. Ve Marbella’daki tadımlık moladan sonra nihayet Malaga durağımıza vardık.


MALAGA=ANTALYA!

İspanya'nın ikinci büyük liman şehri olan Malaga'yı Antalya'ya benzetmek mümkün(gezdiğimiz yerleri sürekli kendi memleketimizden bir yerlere benzetme dürtüsüne engel olamıyor insan!) Zira doğma büyüme Antalya'lı olan yol arkadaşım Malaga'nın havasını alır almaz, bu benzetmeyi yapmıştı. Sonradan teyid ettiğimizde ise gördük ki, hakikaten Malaga ve Antalya coğrafi konum olarak yer kürenin aynı paralel çizgisinde yer alıyor. Bu benzerlik dolayısıyla Malaga'yı da çok sevmiş fakat Valencia, Granada ve Marbella da hesapsız geçirdiğimiz saatlerden sonra, Malaga'ya gece vakti ulaşmış, bunun üstüne, şehrin merkezinde hosteli ararken üç tur atmış, Calle Carreteria caddesini adım adım ezberlemiş, bir türlü uygun park yeri bulamamış ve en sonunda da booking yaptığımız hostel'in check-in saatini kaçırınca bol sitresli bir giriş yapmıştık Malaga'ya. Planladığımız gibi gitmese de Malaga maceramızda, daracık sokaklardan kocaman arabamızla geçmeye çalışırken lastiklerden birini patlatdığımızı, şehrin merkezinde olduğunu bildiğimiz ve ziyaret için söz verdiğimiz tanıdık bir Türk restoranında(Restaurante a la Turca) sabahın üçüne kadar laklak yapıp, ergen turistlerin şamatasını izlediğimizi ve sonunda da şehrin dışındaki İbis otele kendimizi dar attığımızı düşünürsek epeyce anı biriktirmişiz. Aslında amacımız Malaga'ya 2 gün ayırmaktı. Lakin ilk günü kaybedince, ikinci günü yapmayı planladığımız Fas turunu da iptal etmek zorunda kalmıştık. Tur şirketleri sabahın beşinde sizi Malaga'dan alıp, yaklaşık üç saat uzaklıktaki Cebeli Tarık boğazından geçirip, günü birlik sizi Fas'ta gezdirip geri getiriyorlar. En kötü günü birlik turlar yaklaşık 60€'danbaşlıyordu bunu bir kenara yazın. Aklınızda tutmanız gereken diğer şey de; kendi başınıza Fas'a gezintiye çıkmayın! Tıpkı bize söylendiği gibi sizi de uyarmak zorundayım ki, Fas'a bireysel yapacağınız bir seyehat çok güvenli olmayacaktır, bu yüzden tur şirketleriyle gitmenizde fayda vardır. Bir üçüncü ayrıntı ise hele hele kendi özel aracınızla hiç gitmeyin, bir sürü formalite ile uğraşmak zorunda kalabiliyormuşsunuz. Tüm bunların dışında, mümkünse en baştan zaten Malaga'ya gelirken küçük bir araçla gelin ya da araçla hiç gelmeyin! Yoksa o daracık sokaklarda sinir krizleri geçirebilirsiniz. Ama yine de, eğer bizim gibi plansız ve macera seven tiplerseniz, sinir krizlerinin bile keyfini çıkarır, her anın tadına varırsınız çıktığınız yolculukta... Malaga ile ilgili son bir ayrıntı daha verip, Lizbon'a geçiyorum hızla. Barselona'da Picasso müzesini gezemeyenler için Malaga'da bir şans daha verilmiş siz müze sevici turistlere bilesiniz (ki ben müze gezmekten pek haz etmeyenlerdenim). Zira Malaga Pablo Picasso'nun doğum yeriymiş. Ve son durağımız LİZBON!

Sevilla üzerinden yola çıkıp, Portekiz’e vardığımızda nasıl ve hangi koşullar içinde ülke değiştireceğimize dair hiç bir fikrimiz yoktu. Sadece ehliyetlerimizin uluslararası geçerliliği olduğunu, vizemizin ve aracımızın da sınır kapılarından geçişe uygun olduğunu biliyorduk. Hepsi bu! Gerisi allah kerimdi! Nitekim Antalya’dan İstanbul’a gider gibi Malaga’dan Lizbon’a direksiyonumuzu sallaya sallaya geçiş yaptık. Sadece otoban gişelerinden geçerken ödediğimiz 22€ dışında hiç kimseyle ve hiç bir cihazla muhattab olmadık. Hiç hesaplamadığımız halde neredeyse yolculuğumuz boyunca tüm şehirlere girişimiz gün batımına denk geldi. Yine günbatımına yakın bir saatte Lizbon'a, Vasco Da Gama köprüsünden giriş yaparken çocuklar gibi şendik. Üstelik yolumuz İspanya’dan Batı’ya doğru ilerlediği için(Avrupa'nın en uçtaki şehrine doğru gidiyorduk) saat farkından dolayı bir saat daha kazanmıştık. Hiç bitmesini istemediğimiz bu muhteşem zamanları düşününce, bir saat kârda olmak bizim için önemli ama insanlık için önemsiz bir ayrıntıydı. Demek ki hiç durmadan Batı’ya doğru gitsek saatler ve hatta günler kazanacaktık. Demek ki, dünya kazan biz kepçe düsturuyla dolansak, dünya döndükçe bizde onunla beraber dönüp sonsuza dek yolda ve zinde kalabilirdik… Şimdi şaklabanlığı bir kenara bırakıp Lizbon güzellemesine geçelim.

Yaşanabilecek şehirler listesinde ilk sırayı alabilecek, Akdeniz tadında, İstanbul görünümünde, Atlantik okyanusu kıyısında bir başkent Lizbon. İspanya’da doğan ve Portekiz’de Atlas okyanusunadökülen, İber yarımadasının en uzun nehri olan Tejo nehri’ninoluşturduğu haliç üzerine kurulmuş. Praça do Commercio meydanında konumlanırsanız eğer Atlas okyanusuna değil Tejo nehrine bakıyorsunuz, fakat Belem’e, 25 Nisan köprüsüne gittikçe okyanusa yaklaşmış oluyorsunuz. Bu konumlandırma belki Lizbon’u biraz kafanızda oturtabilmeniz için yardımcı olabilir. Portekiz, 1755 yılında büyük bir deprem geçirmiş, şehir neredeyse yerle bir olmuş, binlerce kişi hayatını kaybetmiş. Bu tarihten sonra tüm şehir yeniden inşa edilmiş. Alfama semti bu büyük depremden en az hasar alan ve en eski yerleşim bölgelerinden biriymiş. Eskiden üst sınıf şehir sakinlerinin yaşadığı, şimdi ise pencerelerin önüne çamaşır asılan(bildiğin Tarlabaşı!), daracık sokaklı, arnavut kaldırımlı, tepelerin birinde konumlanmış çok güzel bir semt Alfama. Portekizli kadınlar eşlerini denize uğurlarken arkalarından Fado şarkıları söylerlermiş. O yanık sesli Fadiştaları dinleyebileceğiniz Fado evleri de çoğunlukla bu tarafta. Biz acılara gark olmak istemediğimizden Fado dinleme etkinliğini bir dahaki Lizbon seyahatimize bıraktık. Çünkü buraya tekrar gelmemiz kaçınılmaz olacak. Muhteşem bir manzaraya sahip olan ve tüm şehri tepeden görebileceğiniz Aziz George Kaleside bu bölgede yer alıyor. Kalenin karşı tepesinde, yani nehrin diğer yakasında ise bir Mirador (gözlem tepesi) bulunuyor. Mirador’dan kaleyi, kaleden Mirador’u, her iki noktadan da şehrin muhteşem manzarasına bakıp iç çekebilirsiniz. İstanbul için kullandığımız “yedi tepeli şehir” tanımı sanırım burası için de uygundur. Lizbon’un dar ve bol yamaçlı sokaklarını gezmek o açıdan pek kolay değil. Barselona’nın her karışını “tabanvayla” gezmişken, hem biz tursitlere nostaljik gelebilecek, hem de neredeyse tüm şehirde tur atmanıza yardımcı olabilecek 28 tramvayları kullanmanız sizin hayrınıza olacaktır.

Ha biz Barselona’dan antremanlı olduğumuz için inat edip Lizbon’da da her yere yürümeyi tercih etmiştik. Ama yine söylüyorum biz ettik siz etmeyin! Adam gibi 1.20€ ‘ya biletinizi alın tıngır mıngır tramvayla şehri gezin. Bir de son yıllarda (Tayland’da sıklıkla kullanılan) TukTuk’lar türemiş Lizbon sokaklarında. Bir saati 45€’ya turistik gezi yaptırıyorlar lakin ben fiyat açısından çok kazık ve keyfsiz buldum bu ulaşım aracını. Oldukça kaliteli bir şehir olduğunu düşündüğüm Lizbon’a yakıştırmadım doğrusu. Lizbon’nun TukTuk sorununu bir kenara bırakıp, mutlaka yapmanız ya da görmeniz gerekenler listesine devam ediyorum. Öncelikle bir sabah, Baixa’da bulunan 200 yıllık geçmişi olan, Art Deco mimari tarzıyla dikkatinizi çekebilecek Café A Brasileira’da bir güzel kahvaltı yapın, ya da yorgunluk atmak için o meşhur Belem turtasıylaberaber kendinize bir kahve ısmarlayın ve gezginliğin hakkını verip etrafı etraflıca izleyin.

Aslında o meşhur Belem tatlısı, Belem Pastanesin’de yenirmiş lakin ben çok fazla tatlı sevmediğimden, hele hele milföy hamuruna yapılmış bir şey isterse dünyanın en iyi tatlısı olsun, benim için çok bir şey ifade etmediğinden, bu öve öve bitirilemeyen tatlıyı nerede yediğim çokta tındı hani! Özetle tatlım, denedim ve sevmedim! Yeme içme faslına girmişken yine bir kaç tavsiyede bulunmak boynumun borcudur herhalde. Kum midyesi Lizbon’da yenilesi bir şeymiş, ilk defa denedim ve çok sevdim. Biz bütün gün gezip yorgunluktan ve açlıktan ölmek üzereyken, şimdi ismini hatırlayamadığım sokak arasında alelade bir mekanda yemiştik. Şansımıza güzel ve lezzetliydi herşey ama belki de çok acıkmış olduğumuz için bize öyle gelmişti! Siz yine de deniz ürünlerini nehir kenarındaki restaurantlarda tatmayı deneyin. Porto şaraplarından da denemeyi unutmayın. Fiyatlar İspanya’daki kadar pahalı değil ve hatta hemen hemen İstanbul’daki yeme içme fiyatlarına denk. Sanırım Portekiz her açıdan İspanya’dan daha ucuzdu!

Mümkünse Porto şaraplarınızı, 25 Nisan köprüsü altındaki romantik kafelerde, klüplerde içip, ay ışığının, köprü silüetinin ve şehrin ışıklarının bir araya gelip nasıl bu kadar güzel Tejo nehrine yansıdığını görün… bence böyle bir güzelliği her canlı tatmalıdır! 25 Nisan köprüsü, San Francisco’daki Golden Gate köprüsüne benzeyen (çünkü orayı inşa eden mühendisler tarafından yapılmış), Lizbon ve Almada yakalarını birbirine bağlayan ve altından tren rayı geçen, kırmızı asma bir köprü. Bu ismi ise, 25 Nisan 1974 Portekiz'in otoriter diktatörlük rejiminden kurtulup, demokrasiye geçişinin tarihinden dolayı almış. Portekiz’in özgürlük günü olarak kutlanan 25 Nisan, şiddet kullanılmadan gerçekleştirilen ve bir halk darbesi olan Karanfil devrimi olarak da biliniyor.

Bu köprünün hemen altında bulunan LX Factory ise, bizim için Lizbon’da görüp görebileceğimiz en hipster, en ilginç mekanlardan biriydi. LX Factory, Alcantara bölgesinde yer alan, 23.000 m² lik,eski bir kumaş fabrikasıymış aslında ama neden ve nasıl olmuşsa burayı muhteşem bir sanat ve eğlence merkezine dönüştürmüşler. Çeşitli şov, konser ve gösterilere katılabileceğiniz, sergi gezebileceğiniz, ilginç lezzetler deneyebileceğiniz, konsept mağazaları görebileceğiniz ve sokak sanatına hayran kalabileceğiniz muhteşem bir mekan olduğunu söyleyebilirim. Karaköy’ün şimdiki halini çağrıştırıyor belki biraz ama maalesef Karaköy burası kadar özgün bir mekan değil, biraz daha çalışır çabalarsa belki olabilir!.. Ve son olarakta, Lizbon’da gezdiğimiz iki muhteşem müzeden bahsedip bu efsane yol hikayesini sona erdiriyorum. Praça do Comercio meydanına gelmeden hemen önce MUDE- Museu do Design e da Moda müzesini göreceksiniz. Moda ve tasarım müzesi olarak bilinen bu mekanı ziyaret etmek, bizim gibi mesleki deformasyona uğramış tasarımcılar için oldukça faydalı olabilir. Son 60 yıla damgasını vurmuş ve farklı disiplinlerden gelmiş, yaklaşık 76 Portekizli tasarımcının, 150 eserinin sergilendiği bir müze idi burası. Görülmeye değer!

Museu Colecção Berardo ise Belem Kültür Merkezi’nin içinde yer alan bir modern sanat müzesi. Berardo koleksiyonu surrealism, pop art, hyper-realism, minimalist art ve conceptual art gibi çeşitli akımları ve disiplinleri bir araya getiren muhteşem koleksiyonlardan oluşuyor. Örneğin, Andy Warhol ve Salvador Dali koleksiyondaki dahilerden sadece ikisi. Onlarca sanatçının onlarca eserine bu koleksiyonda rastlamanız mümkün.Yine sanat severler için kesinlikle görülmeye değer! Müzeden çıkınca hemen yolun karşısındaJerenimo Manastrını göreceksiniz. Bizim dizlerimizde derman kalmadığı için ne yazık ki bu etkileyici yapıyı gezip görme fırsatımız olmadı ama rica ederim siz buna vakit ayırın.

Portekiz horozunu da anlatmadan hayatta bu yazıyı bitirmem. Tüm hediyelik eşyaların üzerinde görebileceğiniz horoz figürü, bizim için nazar boncuğu neyse Portekizliler için de aynı önemi ve anlamı taşıyor. Komik hikayesi de şu; bir seyyah, mola verdiği bir handa, han sahibesinin kızına âşık olur. Han sahibesi de seyyahı şikâyet eder ve seyyah idam cezasına çarptırılır. Son arzusu sorulduğunda “Suçsuz olduğumu kanıtlamak için hâkimi görmek istiyorum” der seyyah. O esnada hâkim de misafirlerine yemek dağıtmaktadır. Seyyah hâkimin elindeki kızarmış horozun göz kırptığını görünce “Eğer ben suçsuzsam şu horoz üç kere ötecek” der. Hâkim “Hadi ötsün bakalım” der ve kahkaha atmaya başlar. Tam da o sırada horoz ötmeye başlar. Seyyah kurtulur, han sahibesinin kızıyla evlenir, o kızarmış horoz da siyah tüyleriyle Portekiz’in simgesi olur. Saçma ve komik bir hikaye gibi görünse de bir yerin simgesi olmayı başarmış bu şaşkın horozu tebrik ediyorum. Sevilla’da 44 derece sıcaklıkta havele geçirirken, Lizbon’da akşamların serin geçtiğini hatırlatır ama yine de Lizbon’un o tatlı okyanus serinliğinin Endülüs’ün cehennem sıcağına tercih edilebileceğini bilmenizi isterim. Son bir hamiş yaparak önemli bir detayı vurgulamak istiyorum; mümkünse eğer, tüm seyahatiniz boyunca turistik ziyaret yapmak istediğiniz her türlü kilise, müze, saray ve tarihi mekan için önceden internetten bilet alın. Bu şekilde büyük bir zaman ve enerji tasarrufu yapabilir, böylelikle tatilinizi daha keyifli hale getirebilirsiniz. Ve işte bu macera dolu yolculuğumuzun sonuna geldik.

Umarım sizi sıkmadan ihtiyacınız olan bilgileri aktarabildim. Sıkıldığınızı düşünmüyorum çünkü biz yolculuğumuzun hiçbir anında sıkılmadık. Belki biraz yorulmuş olabiliriz ama yaşadığımız mutluluk tüm yorgunluğumuzu unutturdu. Size anlatırken tüm tatili, tüm heyecanıyla baştan sona tekrar yaşadığımı söyleyebilirim. Çok güzel bir rota belirlediğimizi fakat bu rotayı yaz aylarında yapmamak gerektiğini ve tadını çıkarmak için en az 15-20 güne ihtiyacınız olduğunu bilmelisiniz. Bizimkisi biraz konsantre bir geziydi. Her şeye rağmen bu muhteşem tatili benimle paylaşan ve çok iyi bir fotoğrafçı güzüne sahip olan, yakaladığı enstantenelerle her bir anımızı ölümsüz kılan, Bade Ekici’ye varlığı için minnettarım. Bir daha ki rotada, yine yollarda görüşmek üzere... Hoşça kalın, yolda kalın...

RENT A CAR Rent a car yapabileceğiniz Hertz, SixT, Budget gibi birçok firma olmasına karşın Europcar’dan biz oldukça memnun kaldık. Tüm bu şirketlerin internet üzerinden ve kredi kartıyla kiralama yapabileceğiniz hizmetleri bulunuyor. Tatilinizden önce bu kiralamayı yapmış olmanızda fayda var. Gidip, görüp yerinde kiralama yaparım derseniz, istediğiniz fiyatlara, istediğiniz aracı bulamama olasılığınız var. Biz otomatik vites ve klimalı seçeneğini öncelikli tutarak aracımızı kiraladık fakat Barselona hava alanına, kiralama işlemlerimizi yapmak üzere gittiğimizde, hesapta olmayan bonus bir seçenek daha bize sunduklarını fark ettik; hem otomatik vites hem de dizel bir araç olan, üstelikte sağlam ve heybetli görüntüsüyle bize güven veren Citroen C4 Cactus’ü görünce hem biraz şaşırdık hem de sevindik. Can yakan fiyat kısmına gelince, şöyle detaylandırabilirim mevzuyu; 6 günlük, yedek şoförlü, uluslararası başka bir ülkeye geçişe uygun, aracı aldığınız yerde değil de başka bir noktada teslim edebileceğiniz, deposu dolu almak ve dolu bırakmak koşuluyla ve full kaskolu toplam 593€ idi kiralama ücretimiz. Tüm bu detaylar önemli, çünkü her bir ayrıntı için ayrı bir ücret talep ediliyor. Aslında bu kadar ayrıntıya ve konfora sahip olduğu için çokta yüksek bir rakam olduğunu iddia edemem. Diğer önemli bir konu da, yakıt tasarrufu idi. Yaklaşık 2800 km yolu 2 depo yakıtla tamamlamıştık. 2 depo için de ortalama 140€’luk yakıt masrafı yapmıştık. Barselana’dan Malaga’ya, 997km yolu trenle gitmek isterseniz ve kişi başı ücretinin 70€ olduğunu düşünürseniz 140€’luk yakıtla 2800 kilometre yol yapmanız oldukça hesaplı sayılır değil mi? KONAKLAMA MEKANLARI Birincisi Barcelona’da Plaza Catalunya Guest House. Kahvaltı dahil üç günlük konaklama ücreti iki kişilik oda için 242 € idi. Daha ucuz yerler bulmak mümkündü lakin inanılmaz konforlu, temiz, sessiz, sakin, şehir merkezinin göbeğinde ve her yere yürüme mesafesindeydi (metro, otobüs vs masrafından kaçınmak mümkün böylelikle!). İkinci hostelimiz Malaga’daydı; Casa Al Sur Hostel. Ne büyük şans ki, (öyle denk geldiği için!)doğum günümü(21 Temmuz) bu hostelin terasında kutladık, o yüzden o terası çok sevdik. Bu sevimli, üç katlı bu küçük hostel de konum olarak oldukça merkezi bir yerdeydi. Burası için de ufak bir aksilik yaşadık; şehir merkezinde arabayı park edecek yer ararken (korkunç bir park sorunu var Malaga’da!) Hostel’in check in saatini kaçırdık. Akşam 22:00’den sonra kapı duvar oldu. Neyse ki, (şehrin epey bir uzağında olan) Ibis Otel imdadımıza yetişti. Bir gecelik rezervasyonumuzu Casa Al Sur’da güzelce yaktıktan sonra Ibis’te geceliği 60 €’ya(2 kişi) eyvallah dedik. Casa Al Sur’da ise 2 kişilik, 2 gece konaklama ücreti 80 € idi. Üçüncü ve son hostelimiz House Sao Bento ise Lizbon’da idi ve galiba en güzeli de buydu. Yine o kadar merkezde, şahane bir dekor ve hizmete karşın oldukça uygundu fiyatı; 2 kişilik, 2 gece konaklama ücreti 90 € idi. Burası için de şöyle bir anekdotumuz oldu; Lizbon’a akşam saatlerinde varmış, hostelimizi rahatça bulmuş ve aracımızı tam hostel’in önüne park etmiştik ve anladığımız kadarıyla da akşam belli bir saatten sonra yol kenarlarındaki park yerleri ücretsizdi. Bu şahaneydi! Tüm gün aracı orada bırakmanız halinde de her yerde görebileceğiniz Park otomatlarına 4 € ödüyordunuz. Biz aracımızı orada bırakmayı tercih ettik ve üçüncü gün Lizbon’dan ayrılırken park ücretini bir zahmet ödeyelim dedik. Lakin otomata baktık baktık hiçbir halt anlamadık, nasıl kullanıldığına dair en ufak bir fikir vermiyordu. Hostel'deki görevliden yardım isteyelim dedik ama o arkadaşta henüz hostele gelmemişti, hostel’in hemen yakınında bulunan polis merkezindeki memurlardan yardım istedik, lakin o zalim, o fecaat İngilizceleriyle onlar da bize bir türlü yardımcı olamadılar. Bu arada yine bir gün Malaga’da park yeri ararken isimli bir hikaye daha sıkıştırayım araya; bir polis memuruna, “Can you speak English?” diye sordum, ağzımın payı olarak “Can you speak Spanish?” karşılığını aldım. “Allah beni kahretsin ki İspanyolca konuşamıyorum!” kompleksini bana yaşattığı için o yakışıklı polis memurunu buradan kınıyorum. “Ben seninkini değil, sen benim dilimi konuşmak zorundasın! Hıh!” şeklinde bir afra tafraya maruz kalmak mümkün bu coğrafyada. Her neyse konumuza dönecek olursak, park ücreti meselesini çözemeden ve Türkiye’ye döndükten sonra ardımızdan patır patır dökülen trafik cezalarıyla karşılaşmamak ümidiyle Lizbon’dan ayrıldık. Peki arada kalan diğer günler de n’yaptınız diye soracak olursanız; tüm kumsallar ve Barselona’dan sonra sürekli ayağımızın altında olan arabamız, sürpriz durumlar için bize müthiş bir konaklama imkanı sundu. Road Trip Playlist Pink Floyd - The Wall Album / The Endless River Depeche Mode - The Best of Depeche Mode / Renastered Scorpions - Wind of change Dream Theather – Wither The Verve – The Drugs Don't Work Crash Taste Dummies – Mmm Mmm Mmm Mmm Maria Callas – Ave Maria David Palomar – Calle De La Palma De Las Alegrias David Palomar – Como Gazparito Estrella Morente – Volver Susana Casas – Bailando Por Tangos Sigur Ros – Svefn-g-englar Rone – Bye Bye Macadam Plump Djs – Morning Sun

11 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page